Kaygı, çoğu zaman bastırılması, azaltılması ya da ortadan kaldırılması gereken bir sorun gibi ele alınır. Oysa kaygı, insan olmanın kaçınılmaz eşlikçilerinden biridir. Hatta denebilir ki kaygı, özgürlüğümüzün gölgesidir. Seçim yapabilen, anlam arayan, ölümlü olduğunu bilen bir varlık olarak insanın kaygı duymaması neredeyse imkânsızdır.
Søren Kierkegaard kaygıyı “özgürlüğün baş dönmesi” olarak tanımlar. İnsan, önünde sayısız ihtimal bulunan bir varlıktır. Her seçim, başka bir ihtimalden vazgeçmek demektir. Bu vazgeçiş, çoğu zaman fark etmediğimiz bir iç gerilim yaratır.
Bir meslek seçerken, bir ilişkiye başlarken ya da bir şehirden ayrılırken yaşadığımız huzursuzluk yalnızca belirsizlikten değil; seçimin ağırlığından kaynaklanır. Çünkü seçtiğimiz hayatın sorumluluğu bize aittir. İşte kaygı, tam da bu sorumluluk bilincinin içsel titreşimidir.
Jean-Paul Sartre “İnsan özgürlüğe mahkûmdur” der. Bu cümle ilk bakışta çelişkili görünür. Özgürlük genellikle olumlu bir kavramdır; ancak aynı zamanda ağır bir yük taşır. Eğer hayatımızın yönünü belirleyen bizsek, sonuçların sorumluluğu da bize aittir.
Günlük yaşamda kaygıyı çoğu zaman dış koşullara bağlarız: iş, ekonomi, aile, ilişki. Oysa daha derinde şu soru yatar: “Bu koşullar içinde nasıl bir tutum alacağım?” Seçim yapmamak bile bir seçimdir. Ertelemek de bir tercihtir. Ve her tercih, içsel bir gerilim yaratır.
Kaygı burada düşman değildir. Aksine, kişinin kendi yaşamına sahip çıkma eşiğinde olduğunu gösteren bir işarettir.
Yaşam garanti sunmaz. İlişkiler kırılgandır. Zaman sınırlıdır. Seçimler risk içerir.
Bütün bu gerçeklerle yüzleşmek kolay değildir. Fakat tam da bu kırılganlık, yaşamı değerli kılar. Kaygı bu kırılganlığın bilincidir.
Belki de mesele kaygısız bir hayat yaşamak değildir. Belki mesele, kaygıyla birlikte anlamlı bir hayat kurabilmektir. Kaygıyı düşman olarak değil, bir rehber olarak görebildiğimizde içsel gerilim bizi daraltmaz; aksine daha sahici seçimlere doğru iter.
Sonuçta kaygı, insanın kendi varlığıyla temas ettiği yerde ortaya çıkar. O temastan kaçtıkça kaygı büyür; o temasa cesaret ettikçe kaygı dönüşür. Ve bazen en derin huzur, kaygının tamamen yokluğunda değil; onunla barışabilme kapasitemizde saklıdır.







